5 Kasım 2011 Cumartesi


Gökhan Keskin: Sergen daha yeni çıkmış, oda arkadaşıyız. 
Bir yönetici geldi, ''Sergen sen salı, çarşamba, perşembe günleri bir yerlerdeymişsin diye bir haber aldık doğru mu bu ?

Sergen: Doğru ama eksik
Yönetici: Anlamadım ?
Sergen:Cuma da ordaydım

Bayramlık Ayakkabı

- İkisine birden alamayız. Yasin’e öbür bayramda almadık mı daha yeni sayılır onunkiler. Ali’ye alalım ona da okullar açılırken alırız
- Fahri, ucuzundan da olsa alacaksak ikisine de alalım, yoksa ağlar durur akşama kadar.
- Ağlarsa ağlasın zar zor yetiştiriyoruz zaten. Ayakkabısı varken bir tane daha almanın ne alemi var. Ona da sonra alırız işte.
- Peki.

Babamla annem konuşuyorlar. Uyudu sandılar bizi ama uyumadık. Daha doğrusu ben uyumadım Yasin çoktan sızdı. Duysa konuşulanları ortalığı kırar geçirir. Uyusun uyusun. Aslan babam, ayakkabı alacak bana. Yarından sonra bayram..
Ben yedi yaşındayım Yasin altı. Bir de Veysel var ama o daha bebek, henüz ayakkabı kullanmıyor. Bugüne kadar bana ne alındıysa aynısından Yasin’e de alındı. O küçükmüş o yüzden ona da alınmazsa ağlarmış. Ama aynı durum benim için geçerli olmuyor genelde. Ona alınan şeylerin aynısından bana pek alınmıyor. Ben abiymişim, ayıpmış kardeşimi kıskanmam. Yedi yaşındayım lan manyak mısınız ne abisi demek geliyor içimden ama anne baba işte denmez ki. Neyse. Yarın çarşıya çıkacaklar. Pantolonlarımızı geçen hafta almışlardı yarın da evin bayramlık ıvır zıvırıyla benim ayakkabımı almaya gidecekler. Aslında normal şartlarda ben de gidip ayakkabımı kendim seçmek isterdim ama Yasin’i kıllandırmanın alemi yok. Hem yeni bir ayakkabıyı beğenmeme gibi bir durumum nasıl olabilir ki?
Akşamüzeri geldiler ve ellerindeki poşetlerin birinde bana aldıkları ayakkabı vardı. Ben hayatım boyunca bu kadar güzel ayakkabı görmedim. Gerçekten çok mu güzeldi yoksa Yasin’le ikimize değil, sadece bana alınan hatırladığım ilk ayakkabı olduğu için mi bana öyle geldi bilmiyorum. Ama güzeldi işte, çok güzeldi. Kutuyu kaptığım gibi salona fırladım. Yasin dışarıdaydı. Ve ben gardımı almış bekliyordum Yasin gelecek ayakkabıları görünce önce babamlara ağlayacak, babamdan azarı yedikten sonra da yanıma koşup saldıracaktı. Saldırsın bakalım..
Yasin eve geldi. Doğruca salona girdi ve girer girmez de ayakkabılarımla burun buruna kaldı. Tabi bunda benim ayakkabıları başımın üstünde tutmamın da büyük rolü olmalı. Ulan ne piçmişim ha. Gözlerinin içine bakıyordum, o da önce ayakkabılara sonra bana baktı. Ve hiçbir şey söylemeden çıktı. Tamam dedim içimden, şimdi kıyamet kopacak. Ama dakikalar geçmesine rağmen çıt bile çıkmadı. Merakla salondan çıktım ve küçük odadan gelen televizyonun sesini duydum. Yasin orada öylece oturmuş televizyon seyrediyordu. Hesapta o sinir olacaktı ama kayıtsızlığı beni sinir etmişti. Yanına oturdum, ayakkabılarım da elimde tabi..
- Baak, ayakkabı almışlar bana
- Gördüm.
- Sana almamışlar ki
- Sus oğlum biliyoz seni daha çok seviyorlar
- Nerden biliyon, ayakkabı aldılar diye mi?
- Oğlum annem sana hep babam demiyor mu zaten? Onun babasının adı Ali, babamın babasının adı da Ali tabi seni daha çok severler bilmiyom mu sanki ben?
Haydaa. Sözde herife nispet yapacaktım ama adam iki lafla resmen ağzıma sıçtı. Ne diyeceğimi bilemedim.
- Oğlum mal mısın? Seni de seviyorlar tabi. Seninkiler yeni diye almamış babam. Okullar açılınca da sana alacakmış.
- Ya bi siktir git televizyona bakçam ben.
Yapacak bir şey yoktu. Salona gittim tekrar. Ayakkabı da gözümden düşüverdi birden. Galiba o kadar güzel değildi. Evet ben de biliyordum annemle babamın beni daha çok sevdiğini ama Yasin anlamıyor zannediyordum hep. Anlıyormuş meğer.
Bütün gün ve gece hiç konuşmadı benimle. Ben de pek üstüne gitmedim. Zaman geçtikçe içim acımaya başlamıştı. Evet babamlar beni daha çok seviyorlardı. Ve bu beni hiç mutlu etmiyordu. Keşke ikimizi de aynı sevselerdi.
Geçen bayram babam Yasin ben beraber gitmiştik bayram namazına. O sabah da erkenden kalktım babamla birlikte. Abdest aldım, sonra Yasin’in yanına gittim. Ama kalkmadı. Siz gidin gelmiyorum ben dedi. “baba” dedim “Yasin kalkmıyor.” Olsun oğlum dedi hadi biz gidelim. İçimde kocaman bir buruklukla ve ayağımda yeni ayakkabılarımla camiye gittik. Namazımızı kaldık ve ayakkabılığa yöneldim. Evet, tahmin edileceği gibi ayakkabılarım yoktu yerinde. Yırtık bir terlik bırakıp ayakkabılarımı uçurmuş mahallenin piçleri. Babama baktım, o da bana baktı “ ee” dedi “olacağına bak, eskilerle gelseydin ölür müydün?” Tabi ölmezdim ölmesine de uğruna kardeşimi sattığım ayakkabılarımı da giymek istemiştim işte ne bileyim.
Eve geldik. Babam anahtarı çevirmeden kapı açıldı. Yasin yüzünde kocaman gülümsemeyle açtı kapıyı.
- Baak, bana da almış oğlum babam..
İki elinde birer ayakkabı teki öylece bana bakıyordu Yasin. Canım babam ya. İçine sinmemiş. Akşam biz yattıktan sonra çarşıya gidip Yasine de almış aynı ayakkabıdan. Güldüm. Ayaklarıma baktım, yırtık terlikler vardı. O da aynı yere baktı. Sustu bir süre. Çok üzgün olmam lazımdı ama üzülmedim. Hatta sevindim. İkimizi de aynı seviyorlardı işte. Galiba o sabah o kapının önünde gerçekten abi olmuştum ben. Mutfağa geçtik, annem kahvaltıyı hazırlamış. Sofraya oturduk. Bir ara kulağıma eğildi Yasin;

- Boşver oğlum üzülme aynı ayakkabı zaten, bir gün ben giyerim bir gün sen giyersin kimse anlamaz..alıntı

ohaaa.. çocukluğum !




Ohaaa

ohaaa !

Dehşet

Dunk_fail_reaction

3 Kasım 2011 Perşembe



Savcı Esra: Niye geldin?

Behzat: Sen niye ağladın?

Savcı Esra: Geçti gitti boş ver..

Behzat: Çık çık çık… Geçmedi gitmedi, sen niye ağladın?

Savcı Esra: Behzat sen akıllı bir adamsın ama konu kadınlara gelince biraz salaklaşıyorsun galiba.

Behzat: Hee.

Savcı Esra: Ben sana diyorum ki adamlar gelip seni alacak, gideceksin. Bu işin sonu yok! Belki senelerce tutuklu kalacaksın, ne zaman döneceğin belli değil, senin umurunda değil. Ağladım… Çünkü seninle konuşamadım. Ağladım, çünkü sen beni görmüyorsun. Ve ben seni seviyorum.

Behzat: Ama ben bunu bilmiyordum.

Savcı Esra: Bilmiyorsun… Tabi nereden bileceksin. Sen ancak birisi öldüğünde duygusal yaklaşıyorsun. Senin duygu radarına girmek için illa ölmek mi lazım Behzat?

Behzat: Yok, hayır. Yapamam ben.

Savcı Esra: Haklısın. Cesaretin olmadan ne yapacaksın ki? Hayatımda tanıdığım en korkak adamsın. Herkese meydan okuyorsun ama kendi duygularından korkuyorsun. Geçmişe saplanıp kalmışsın. En büyük felaketler senin başına gelmiş dimi? En büyük acıları sen çekmişsin, ben hiç bir b.k bilmiyorum ki. Acı nedir? Bilmem. Yalnızlık nedir? Bilmem. Dünyanın ekseni kaydı Behzat, 12 cm yerinden oynadı sen bana 1 cm bile yaklaşmadın! Saplantılısın…

Behzat: Hee, ne güzel söyledin. Saplantılıyım ben. Benden bir b.k olmaz, biz seninle hep kavga ederiz, mutsuz oluruz biz seninle.

Savcı Esra: Mutsuz olalım, ne var! Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım.

1 Kasım 2011 Salı

kafası karışmış :))

Obama'nın Ladin'i Yakaladığı An !!

Kaş’ımda aşk başkadır.

Antreman

ABD'de Pensilvanya'daki PPL Park stadı...

Fenerbahçe'nin Bermuda Şeytan Üçgenleri

Klasik bir soru vardır, rakip takıma Fenerbahçe'den bir oyuncuya maçın başında kırmızı kart göstereceğiz, kimi atalım diye sorsalar, oybirliği ile Alex seçilir. Karabükspor maçında da bu oldu. Daha bismillah demiştik, Alex kızardı ve Fenerbahçe 10 kişi kaldı. Alex'in pozisyonuna ve hakem performansına sonra geleceğiz. Ama Alex'in atılması Fenerbahçe'nin 10 kişi ile sezon başından beri en iyi performanslarından birini ortaya koymasına neden oldu. Gemi kaptansız da yürüdü, yürümedi pupa yelken ilerledi.

Yazılarımda zaman zaman değiniyorum Fenerbahçe şu anda Türkiye'deki en iyi yerli oyuncu kalitesine sahip. Üstelik yine takım dizilişine baktığınızda üçlü blotaki en verimli ve kaliteli üçgenler bu takımda. Solda Ziegler, Caner ve göbeğin solunda Emre, sağda Gökhan Gönül, Mehmet Topuz ve göbeğin sağında Cristian ve tüm bu oyuncuların merkezinde üçgenin çatı noktasında Alex. Futbol basit bir oyun ve bu basit oyunu en etkili oynayabilmenin yolu yeşil sahada kurulan üçgenler aslında. Fenerbahçe'nin bu pozisyondaki oyuncuları birbirine bağlı bir sürü Bermuda Şeytan üçgeni oluşturabiliyor. Eğer hem sağ kanat hem de sol kanat formda ise durdurabilmenin imkanı yok Fenerbahçe'yi. Çünkü o zaman hem kanatlardan hem de rakibin dengesi bozulduğu için göbekten sayısız pozisyon üretebiliyorlar. Dün Alex'siz kanatların her ikisi de etkin olunca yine bunu başarabildiler.

Bienvenu çokça eleştiriliyor ve Emenike'den sonra hatta Niang'tan sonra bir seviye aşağıda bir oyuncuya razı olduğu kesin Fenerbahçe'nin. Ama Güiza'ya, Kezman'a kıyasla nerede olduğunu da es geçmeyelim. Sahada basmadık yer bırakmıyor. Önüne atılan toplarda rakibi zorlayan koşular yapıyor ve gelişimini tamamlamamış bir oyuncu. Daha iyisini o şartlarda almak mümkün değildi, gol vuruşları zayıf, Fenerbahçe için şu an yeterli değil ama çok daha kötülerini gördüğüm için şans verilmeyi hakediyor. Caner ile birlikte ilk yarıda sol tarafta baskıyla kaptıkları top bile Bienvenu'nün iyi özelliklerini görmek konusunda ve şans vermek konusunda beni cesaretlendiriyor. Varsın Güiza olacağına Bienvenu olsun takımda.

Caner'e değinmişken bir iki satır yazmak gerekir. Fenerbahçe Tuncay'ını buldu bu çok açık. Fenerbahçe'nin emin olmak istediği konu Caner'in bu performansını ne kadar istikrarlı ve uzun vadeli sürdürebileceği. Alt yaş grubu Milli Takımların yıldızıydı. Galatasaray'da sürekli defansın solunda oynatılma şansszılığı onu geriye götürdü. Ama sol kanat oyuncusu olarak doğduğunu Fenerbahçe'de kanıtlıyor. Mehmet Topuz da artık Fenerbahçe'de rolünü bilenlerin başında geliyor. Kayserispor'un lideriydi. Burada doğal lider Alex'in, hatta Emre'nin, hatta Gökhan Gönül'ün ve birçok oyuncunun arkasında kalması gerekiyordu liderlik konusunda. Dün akşam Alex yokken elini taşın altına nasıl sokacağını gösterdi. Alex varken de bu takımın en önemli işçilerinden biri olduğunu rolünü hiç yadırgamadan gösteriyor. Sakatlık sonrası yavaş yavaş form tutan sağ kanadın ikilisi Gökhan ve Mehmet Topuz'un performansları birlikte daha da büyüyecektir.

Gelelim maçın hakemine... Biraz akıllı bir hakem bilir ki Alex rakibe dirsek vurmaz. Hele hele bunu maçın 6. dakikasında hiç yapmaz. Ola ki pozisyonu göremedin, görmedin. Kabul edilebilir bir durum ama görmediğin bir pozisyonda biraz kafayı çalıştırıp pozisyonu süzebilecek kalibrede olmak gerekir. Bu pozisyondan sonra dağılmasını ve saha içerisindeki kararlarını yazmanın gereği yok bile. İpleri Emre'ye verdi, garip kararlar ve kartlar çıkardı ya da çıkaramadı, Fenerbahçe'nin ikinci golünü saçma sapan bir uygulamayla oyunu durdurarak öldürdü, Caner'e yapılan ceza sahası önündeki tehlikeli hareketi göremedi. Ama zaten dağıldığını biliyoruz, muhtemelen bu sabah halen dün gecenin şokunu yaşıyordur.alıntı

Fenerbahçe 1 - 0 Karabükspor | | Yürekten futbol

Sahada yaşananlarıyla ve akıllara durgunluk verecek hakem hatalarıyla maç analizine ve uzun uzun yazmaya pek de gerek kalmayan maçta Karabükspor'u 1-0 ile geçerek 3 puanın sahibi olduk ve yenilmezlik serimizi 27 maça taşıdık.
Derbinin moralli tarafı Fenerbahçe 2 maçlık beraberlik serisini Karabükspor maçında bozmak için sahadaydı. Beşiktaş maçının biraz yorgun, fakat başarılı kadrosu hiçbir değişiklik olmadan sahadaki yerini almıştı.
Maçın akıl ve mantık çerçevesinde oynanan kısmı sadece 6 dakika sürdü. Alex'in kendisine yapılan faulde pozisyon icabı açık duran kolunu dirsek olarak algılayan hakem Aytekin Durmaz kişisel tatminin ve hakemlik rezaletinin zirvesine erişerek maçın çivisini bu kadar kısa sürede çıkarmayı başardı.
Geri kalan dakikalarda Fenerbahçe sahada oyuncu ve futbol zekası olarak bir kişi azalsa da futbol hırsı, mücadelesi ve gayreti olarak giderek fazlalaştı. Oyun planından ve sakin ve paslı oyun anlayışından ödün vermeyen Fenerbahçe sahip olduğu uyumun ve mücadele gücünün de etkisiyle maçın çok büyük kısmında eksik olduğunu hissetmedi ve hissettirmedi.
Yeni bir Tuncay olma yolunda ilerleyen Caner'in artık tartışmaya dahi imkan bırakmayan faydalı oyunu ve mücadelesi, Mehmet Topuz'un sahalara döner dönmez takım harmonisine olan katkısı, Gökhan, Emre, Ziegler, Yobo... kısacası tüm takımın özverili oyunu, 10 kişi kalmış takım algımızı ciddi anlamda bozan ve mağdur futboluna baş kaldıran anahtar detay oldu.
Maçla ilgili futbolcularımızın verdiği mücadelenin haricinde konuşmaya değer bir futbol olayı olduğuna inanmıyorum. Konuşulacak bir şey varsa o da hakem Aytekin Durmaz'ın hata olarak nitelendirmenin iyimserlik olacağı kararlarıdır. Alex'in kırmızı kart pozisyonundan sarı kartlara, Bienvenu'nun net gol pozisyonunu avantaj kuralından bihaber şekilde kesmesine, lehimize taç kararı verip aleyhimize kullandırmasına kadar inanılmaz bir hakemlik rezaletinin baş mimarı olmayı başardı. Emre mi ? Normal şartlarda atılmalıydı, fakat Melo standartlarının geçerli olduğu ligde kendisine faul bile çalınmamalı.
 
Galatasaray'ın Antep maçından sonra jet hızıyla hakem için dinlendirme kararı alan MHK başkanı Yusuf Namoğlu da umarız bugün yaşananları görmüştür.
Geçen sene hiçbir iddiası olmayan Karabük'ün kalecisi Tomic son dakikalarda kalemizin önüne kadar gelip gol aramıştı. Kendisini bu maçta da, üstelik 10 kişi kaldığımız bu karşılaşmada da ceza sahamızda ağırlamak isterdik fakat olmadı. Geçen sene "sebebi bilinmez" bir hırs ve iştahla sadece 1 puan için kaleden metrelerce çıkan Tomic bugün aynı 1 puan için herhangi bir ekstra özveride bulunmadı. Yoksa puan almak değil, Fenerbahçe'ye puan kaybettirmek mi önemli ? Yoksa kazanılacak 1 puan Fenerbahçe sadece şampiyonluğa giderken mi değerli ?
Ligde 27 maçtır, Kadıköy'de 28 maçtır kaybetmeyen Fenerbahçe yenilgiyi unuttukça mücadeleyi daha çok hatırlıyor. Takım bir yandan sorumlulukları ve kendilerine verilen saha içi görevleri için oynarken bugün de sahadan atılan kaptanları için 1 kişi fazla oynamayı başardılar. Yürüyedur Fenerbahçe ! alıntı

Facebooktayken en çok söylediğim cümleler;

Bunun da mı sevgilisi varmış lan?!!!1



Fotoğrafa bak amk iğrenç çıkmış mal DSFLKSDJ



Yoruma bak, hey allahım beyinsiz.



Yavşağa bak, bi yavşamadığı bu kalmıştı zaten.



Bunun nesini beğenmişler lan çok aptalca.

beyniminkustuklari:

“Babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum. Bazen öyle olur; her şey üst üste gelir. Polis olmasaydım, katil olurdum. Çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.  Binlerce ceset, binlerce katil ve bir evlilik gördüm. Seni, intihar etttiğin gün tanıdım kızım. Seninle o gün barıştım. Şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalınayak anlayabildiğim şeyler var. Şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var, bütün çaresiz insanlar gibi, dağılan bir okul gibi. Acılarımız da birbirine benziyor artık kızım. Birbirine benzeyen parmaklar gibi; ama her birinin eşsiz bir izi var. Bazen gözlerim doluyor karanlıkta ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun kulağımın dibinde hiç susmuyorsun. Ağlamama asla müsade etmiyorsun. Her şey affedildi babacık diyorsun. Hiç ayrılmayacağız diyorsun. keşke hep yanımda olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca. Bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyorsun sen bana. Ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım. Cesetler de benzemez. Ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman. Koşan atlar, düşen atları hatırlatır. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar, yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir. Beşikten mezara kadar. karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. Yalan mı söylüyorum sana? Affet beni kızım, affet. Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı ki kızım.

“Babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum. Bazen öyle olur; her şey üst üste gelir. Polis olmasaydım, katil olurdum. Çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.  Binlerce ceset, binlerce katil ve bir evlilik gördüm. Seni, intihar etttiğin gün tanıdım kızım. Seninle o gün barıştım. Şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalınayak anlayabildiğim şeyler var. Şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var, bütün çaresiz insanlar gibi, dağılan bir okul gibi. Acılarımız da birbirine benziyor artık kızım. Birbirine benzeyen parmaklar gibi; ama her birinin eşsiz bir izi var. Bazen gözlerim doluyor karanlıkta ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun kulağımın dibinde hiç susmuyorsun. Ağlamama asla müsade etmiyorsun. Her şey affedildi babacık diyorsun. Hiç ayrılmayacağız diyorsun. keşke hep yanımda olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca. Bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyorsun sen bana. Ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım. Cesetler de benzemez. Ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman. Koşan atlar, düşen atları hatırlatır. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar, yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir. Beşikten mezara kadar. karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. Yalan mı söylüyorum sana? Affet beni kızım, affet. Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı ki kızım.
eheh
 

‘Ah be abicim ne gerek var bu kadar lazere falan.Kapıya bi çift ayakkabı koysalar, biri var diye girmeyiz…’
image


“Ben de üzülüyom bazen, çok üzülüyom ama. Sonra biraz zaman geçince, geçiyo işte… Mesela Şekerpare‘yi özlüyom. Sonra çok üzülüyom. Ama sonra gelmiceğini bildiğim için, sonra üzülmüyom, geçiyo… Ceketim onda ama, ben de o kadar aptal bir adam değilim ama Mecnun. Çünkü, gelmicem, dedi. Eğer gelcem deseydi belki, döner diye beklerdim ama gelmicem, bekleme beni dedi. Ben de o yüzden beklemiyom. Bir de, bana sen çok iyi bir adamsın dedi. Bir de çok güzel gözleri vardı di mi. İşte ben de o yüzden, keşke diyom, ona sadece onu sevdiğimi söyleyebilseydim. Ben ona çünkü sevdiğimi söylemedim ya. O hiç benim onu sevdiğimi bilmiyo. Bir de keşke ona anlatacağım birkaç birsürü şeyler vardı, onları da anlatabilseydim keşke diyom şimdi ama. Anlatamadım işte. En çok da ona üzülüyom…”

“…Geçmiş, insanın peşini öyle kolay kolay bırakmaz. İnsan, ne kadar unutmaya çalışırsa çalışsın, geçmişini asla unutamaz. Hep bir iz, bazen küçük bazense büyük bir iz kalır onda. Bu izleri öyle kolay kolay silemezsin… Kimi zaman da her şeyi unutmuş gibi görünür. Ama hep küçük bir parça vardır, ona tüm geçmişi hatırlatan… İnsan, geçmişinden utanmamalı, korkmamalı, her ne yaptıysa açık açık söyleyebilmeli, sahiplenebilmeli onu… Bazen de işte, onu orda öylece bırakıp gitmek, hiçbir şeyi hatırlamamak istersin. Pişmanlıklarını, üzüntülerini… Çünkü ne kadar bağlı olsan da, ne kadar çok sevsen de yoluna devam etmek zorundasın. Ama tabii bunu yapmadan önce kendine sorman gerekiyor. Ben her şeyi gerçekten unutmak istiyor muyum? … Hiç olur mu evlat. Aşk gönül yanılması değildir, tersine, aşk gönlün yanmasıdır. Sen ne yaparsan yap, eğer bu ateş içine düştüyse, onu söndüremezsin böyle sudan sebeplerle…”
The Infamous Middle Finger